7 Nisan 2012 Cumartesi


ERGENLİK DÖNEMİ SORUNLARI


 

    Ergenlik dönemi (buluğ çağı) 11-21 yaşları arasında dalgalanmaların yoğun
görüldüğü zor bir dönemdir. Bu dönem “fırtına-gerginlik” dönemi olarak da
bilinir. Ergenlik dönemi hem ergen için ve hem de ergenin ailesi için zor
dönemdir. Aile ergeni anlamakta güçlük çekerken, ergen anlaşılma duygusunu tam
olarak yaşayamadığını düşünür. Ebeveyn bu dönem, çocuğunu ne kadar tanır ve
bu dönem özelliklerine vakıf olabilirse ebeveyn-ergen çatışmaları o denli az olur.
Ergen bedensel, cinsel, sosyal ve duygusal anlamda farklı bir döneme girmiştir.
Bu gelişim sahalarında yaşadığı süreçler sebebiyle ergen kendisini farklı hisseder 
ve çoğu zaman kendisini tanımlamakta güçlük çeker.


Ergen ne hisseder, nasıl davranmak ister?

1- Ergenin genel olarak duygularında istikrarsızlık olduğu görülür. Bir gün önce çok
mutlu ve enerjik olan ergen ertesi gün kabuğuna çekilmiş ve bitkin olabilir.
Duygular anlık olarak bile değişkenlik arz edebilir. Bu nedenle ebeveynin bunu
kabul etmesi ve her defasında“Daha dün iyiydin,şimdi ne oldu?” türünde sorgulamalara
ve baskıcı yaklaşımlara girmemesi gerekir.


2- Bu dönemde ergen duygularını çok dolu ve coşkulu yaşar. Gerek ses tonu ve
vurgulamaları ve gerekse mimikleri önceki döneme göre duygularını daha fazla ifade
ediyor niteliktedir.


3- Diğer dönemlere göre daha yoğun hayal kurar ve gerçekten zaman zaman uzaklaşır.
Bu hayaller gelecek planlarını kapsayabileceği gibi genellikle karşı cinsle ilgili
hayaller olabilmektedir.


4- Ergen zaman zaman yalnız kalma isteği içinde olabilir. Odasına çekilen ve yalnız
kalmak istediğini söyleyen bir ergenin ciddi bir sorunu olduğu
düşünülüp kaygılanılmamalıdır. Ergen kendisi ile baş başa kalıp yaşadıklarının
muhasebesini yapma ihtiyacı hissedebilir.

5- Ergen kendini yorgun hissedebilir, buna bağlı olarak çalışmaya karşı
isteksizdir. Vücut enerjisi adeta büyümeye harcanıyor gibidir.


6- Ergen yaşadığı bedensel değişimlere bağlı olarak çekinebilir ve kendini saklama ve bu 
değişimlerden çevreyi haberdar etmeme isteği içinde olabilir.


7- Yeni şeyler deneme merakı artmıştır.


8- Bu dönemde arkadaş çok önemli bir noktadadır. Bu nedenle arkadaş seçimi konusunda 
ergenin dikkatli olması ve ailenin hassas davranması gerekir.


9- Bu dönemde ergenin fark edilme ve takdir edilme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacını aile
 içinde gideremeyen ergen, farklı arkadaş gruplarında bu ihtiyacını giderebilir.


Ergenlik dönemi ruhsal sıkıntıları



    Bu dönemde depresyonlarda artış görülür. Öz güven problemi, karşı cinsle ilgili 
yaşanan problemler, okul ve aile içi problemler buna  sebebiyet verebilir. Genellikle
 kısa süreli yaşanır ve müdahale gerekmez. Ergen kendini üzgün ve kötü hissediyordur;
 ancak günlük hayatına devam edebilir. Gerçek depresyonlarda ise intihara kadar 
varan düşünceler geliştirmiş olabilir ergen. Kendini büsbütün değersiz hissediyordur. 
Bunun sebepleri arasında; yakınlarını üzmek, ölümü merak, yalnızlık duygusu, çocukluktan
 gelen sevgi yoksunluğu, ölüm-ayrılık vb. gibi travmatik süreçler vardır. Bunlar dışında 
ergen zaman zaman öfke patlamaları yaşayabilir. Bu esnada onunla konuşmaya 
çalışmak anlamsızdır. Sakinleşmesini beklemek gerekir. Yeme bozuklukları ise bir başka
 sorundur. Özellikle çok yemek yeme veya yemeği reddetme ve sürekli, kilolu olduğunu 
düşünme ergende aşılması gereken sorunlardandır.


Aileye düşen görevler

    Ergen her şeyden önce anlaşılma ve değer görme duygusunu yaşamalıdır. Bu nedenle
 ebeveynin bu duyguları yaşatma adına  söz ve davranışları konusunda hassas olması
 gerekir. Aksi takdirde ergen bu duygularını tatmin adına farklı çevrelere ihtiyaç duyacaktır.


Ergenle fikir alışverişleri yapılmalı; ergen, aile konuları dışında tutulmamalıdır.


Çeşitli sorun ve konularda ergen objektif bir biçimde saygıyla dinlenmeli ve ortak paydalar
 bulunmaya çalışılmalıdır. Nasihatler genellikle işe yaramaz, sadece ergenin o an ebeveyni
dinlemesini sağlar, uzun vadede çözüm değildir. Ergenin arkadaşları eleştirilmemeli, ebeveyn
 bu konuda ergenin arkadaşlarını tanıma yoluna gitmeli ve bunu çocuğuna hissettirmelidir.
Akabinde şayet hoş olmayan bir durum varsa bu, ergenle paylaşılabilir. Fakat tanımadan 
eleştirmek ergenin ebeveynini haksız bulmasından başka bir işe yaramaz. Sevgi eksik 
edilmemelidir. Evdeki genel ortamın gergin olmamasına dikkat edilmelidir. Ergenlik dönemi 
çatışmalı ve gergin geçiyorsa bir uzmandan destek alınmalıdır.




Yasemin Yalçın Aktosun,
Zaman Aile , 181. Sayı

AİLE İÇİ İLETİŞİM PROBLEMLERİNE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ



   Hayat standardında görülen olumlu gelişmeler, modern toplumlarda mutluluk sağlamaya yetmemiştir. Hayatı kolaylaştıran türlü türlü cihazlar, kişilere mutluluk verecekleri yerde bazen eksiklikleriyle ciddi mutsuzluklara sebep olabilmektedir. Modern toplumlarda şayet eşler birbirlerine destek olamazlarsa, aslında kolaylaştırılmış gibi gözüken hayat şartları, ağır bir yük olarak omuzlarına yüklenmektedir.
Ezcümle, “hayat, ancak eşlerin birbirine kolaylaştırmasıyla kolay, zorlaştırmasıyla da zordur” dersek mübalağa etmiş olmayız inancındayız. Bu yazımızda, aile içi iletişim problemlerinden birine, bazı örnekler aktararak -son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hadisleri ve uygulamaları çerçevesinde birtakım tavsiyelerde bulunacağız.
Önce Aile içi İletişim Problemlerine sebep teşkil eden problem kaynağını ortaya koymalıyız: “Eşinin yaptıklarını / ürettiklerini takdir etmemek, değer vermemek” Başlık halinde ortaya koyduğumuz bu hususu daha iyi anlatabilmek için gelin yaşanmış bir hikayeye kulak verelim:
Vaktiyle, İstanbul Mısır Çarşısında Bakır İbrik Ustası olarak şöhrete kavuşan bir sanatkâr varmış. Yaptığı işlemeler, bakırdan mamul ibrikler üzerinde bir sanat harikası olarak bakanların gözlerini kamaştırırmış. Ürettiği her ibrik, bir sanat eseri olarak değer görür ve daha ziyade yurtdışına hediye olarak gönderilirmiş. Hem de hatırı sayılır paralarla satın alınarak...
Ne var ki bu ustanın yüzü hiç gülmezmiş. Onunla muhatap olanlar, her daim onu mahzun bir şekilde görmekten yana duydukları üzüntüyü bir başka sanatkâr arkadaşı vasıtasıyla iletmek ve bunun sebebini öğrenmek istemişler. Sonunda usta gerçeği açıklamış. Üzüntüsünün bir tek sebebi varmış: Eşi tarafından takdir edilmemek. Çünkü bu değerli sanatkâr, eşinin gözünde sıradan bir “ibrikçi usta”dan başka bir şey değilmiş. Zaman zaman eşinin yaptığı işi tahkir ederek küçültücü ifadelerle onu aşağılarmış. Neticede pek az kimsenin yapabildiği bir sanatın sahibi olan bu usta, yüzü gülmeyen bir hale gelmiş…
Aktardığımız bu hikâye, aslında zaman zaman çevremizde rastlayabileceğimiz pek çok hadiseden sadece bir tanesidir. Eşinin yaptıklarını, ürettiklerini takdir etmeyen, beğenmeyen, sanatına, mesleğine, işine saygı duymayan nice karı-koca vardır çevremizde.
Neticede takdir görmeyen eş, kendisine değer verilmediğini düşünmeye başlar, takdir beklerken hayal kırıklığı yaşar. Kanaatimizce, böyle bir durumda ortaya çıkabilecek en zararlı netice, kişilerin takdir edilme ihtiyacını dışarıdan karşılama yoluna gitmeyi düşünmesidir. Çünkü yakınları ve özellikle eşi tarafından takdir edilmeyen kimselerde bu ihtiyacın başka mercilerce karşılanmasını düşünmek, problemi çözmek yerine daha da karmaşık bir hale getirmektedir.
Çünkü ya bu ihtiyacın getirdiği psikolojik açlık bastırılmaya çalışılmakta ya da başka yollardan takdir edilme davranışına yönelinmektedir. Her iki çözüm yolu da aslında çözümsüzlük olarak problemin artmasına sebep olmaktadır.
Oysa sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in uygulamasına baktığımızda, onun insan psikolojisini ne kadar iyi tanıdığına ve bunun gereğini ne kadar başarıyla yerine getirdiğine şahit olmaktayız. O, eşlerini her gün sabah ve ikindiden sonra ziyaret ederdi. Hal-hatırlarını sorar, dertlerini dinler, sıkıntılarını paylaşır ve onlara değer verdiğini hissettirirdi. Yaptıkları yemeklerden, ürettikleri eserlerden övgüyle bahseder, bir insanın takdir edilme ihtiyacını en mükemmel şekliyle tatmin ederdi. Böylece gerçekte, maddî açıdan birtakım zorluklar içinde yaşayan eşleri için hayat kolay hale gelirdi. Üç gün peşpeşe ocağının yandığı vaki olmayan bir evin hanımı olan Hz. Aişe (r.a.) Annemiz’in ifadesiyle,
“Hz. Peygamber (s.a.v.), eşleriyle yalnız kaldığı zaman onlara değer verdiğini sözleriyle, tavırlarıyla en çok hissettiren kişiydi.”
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu uygulamasını aktardıktan sonra, şunları söyleyebiliriz. Hangi yaşta olursa olsun, takdir görmek, değer verilmek ve tebrik edilmek, insan için psikolojik bir ihtiyaçtır. Hele bu konu, çocuklar ve hanımlar için bir kat daha önemlidir. Yazımızın sonunda eşlere tavsiyemiz şudur: Akşam eve gelirken, eşine ve çocuklarına değer verdiğini hissettiren ve bu amaçla onlar için harcama yapan baba, bu davranışıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)’in övgüsüne mazhar olduğunu bilmelidir. Çünkü O (s.a.v.),
“Kişinin harcadığı en makbul para, ailesi için harcadıklarıdır.”
diye buyurmaktadır. Eşini güleryüzle kapıda karşılayan hanımefendi de, eve getirilen ne olursa olsun teşekkürle alıp kabul ettiği zaman, bu güleryüzünün ve tebessümünün de bir sadaka olduğunu bilmelidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.),
“Güleryüzlü olmanın da bir sadaka olduğunu”
ifade buyurmaktadır. Eşinin yaptığı yemeği takdirle, tebrikle ve övgüyle karşılayan, eksiklerine göz yuman ve neticede Allah’a şükür, eşine de teşekkürle sofradan ayrılan kişi, bu davranışıyla da Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in takdirini kazanacağını bilmelidir. Çünkü O,
“Kullara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmiş olmaz.”
buyurarak, insanlara teşekkürün önemini belirtmiştir. Aslında çok basit, ama her gün yaşadığımız eve gelişimiz, karşılanma ve karşılama biçimimiz, sunulan yemeği, yapılan işi takdir edişimiz veya görmezden gelişimiz… Bütün bunlar, aile içi iletişim için ya problem üreten ya da problem çözen önemli yaşantı karelerimizdir. Her bir kare ya mutluluğumuzu tamamlayan, ya da mutsuzluğumuza katkıda bulunan parçalar gibidir. Birbirini takdir etmeyi başarabilen, yüzüne karşı ve ardından övgüyle bahsedebilen eşlerin iletişim problemleri ya hiç olmayacak ya da oldukça az yaşanacaktır. Böylesi bir ailede yetişen çocuklar ise, takdir ve tebrik edilmeye doyan, teşekkür etmeyi kolaylıkla başaran fertler olarak sosyal hayata intibak sağlayacaklardır.
(Prof.Dr. M.Emin AY)

SINAV KAYGISI


Kaygı genelde, kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren aşırı uyarılmışlık durumudur.

v       Sınav Kaygısısınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan, yoğun kaygı, sınav kaygısı diye ifade edilir. Normal düzeydeki bir kaygı kişiye, istek duyma, karar alma, alınan kararlar doğrultusunda enerji üretme ve bu enerjiyi kullanarak performansını yükseltme açısından yardımcı olur. Ancak yaşanan kaygı çok yoğun ise, kişinin enerjisini verimli bir biçimde kullanmasını, dikkatini ve gücünü yapacağı işe yönlendirmesini engeller. Kişi potansiyelini tümüyle kullanamaz ve istenen performans düzeyine erişemez.

v       Sınav Kaygısı yaşayan öğrenciler, çalışmalarını planlamakta, doğru düşünmekte, konsantre olmakta ve çalıştığı konuları hatırlamakta güçlükler yaşarlar.


v       Sınav Kaygısının Etkileri

·          Öğrenilen bilgilerin aktarılamasında güçlük yaşanması,

·          Okuduğunu anlama ve düşüncelerini düzenlemede zorluklar,

·          Dikkatte azalma, dikkatin sınavın içeriğine değil sınava bağlı olarak yaşanan başka olaylara odaklanması,

·          Zihinsel becerilerin zayıflaması, bilgilerin hatırlanmasının engellenmesi,

·          Mide bulantısı, baş ağrısı gibi fiziksel rahatsızlıkların ortaya çıkması gibi...



v       Sınav Kaygısıyla Başetmek İçin Yapılabilecekler

Öneri 1: Sınava Hazırlık

·          Çalışma stratejinizi belirleyin, zamanınızı düzenleyin, sorumluluk alın ve hazırladığınız programa uyun.

·          Çalışma zamanı geldiğinde ÇALIŞIN; ertelemeyin, programınızı değiştirmeyin ve çalışmamak için bahaneler yaratmayın.

·          Hazırladığınız çalışma planına uyarak çalışmalarınızı gözden geçirin, yemek, uyku ve rahatlamak için zamanı planladığınız yönde kullanın.

·          Sınavlarınız başlamadan en az iki hafta önce çalışma programınızı hazırlayın.

·          Programınızda sosyal etkinliklere ders aralarında molalara yer verin.

·          Programınızda kendiniz için ayırdığınız zamanı, dersleri ve sınavları düşünerek geçirmeyin.

 

Öneri 2: Özbakım


·          Alkol, kafeinli içecekler ve nikotinden kaçının.

·          Dengeli uyuyun.

·          Dengeli beslenin az ve sık yeyin, bol miktarda sıvı alın.

·          Sınav günü kahvaltı yapmak ve hazırlanmak için yeterince zaman ayırın.

·          Sınavda gerekli olabilecek araç-gereci yanınıza aldığınıza emin olun (kalem, silgi vb.).

·          Sınav mekanına erken gidin, kaygılı öğrencilerden uzak durun, çünkü kaygı bulaşıcıdır.

 

Öneri 3: Rahatlama


·        Sınav süresince; “Hiçbirşey yapamayacağım, sınav kötü geçecek, ya soruları yanıtlayamazsam" ya da "Herşeyi unuttum” gibi olumsuz düşünceleri aklınızdan çıkarın ve rahatlamak için:

Doğal bir şekilde burnunuzdan nefes alın. Aldığınız nefes, göğüs kafesinizi değil, diyaframınızı aşağı doğru itip karnınızı şişirsin. Nefesinizi bir iki saniye tutun daha sonra ağzınızdan verin. Bu egzersizi günde 2-3 kez tekrarlayın.
 
Sinav Esnasında

¨         Olumlu düşünün: kendinizle olumlu dialog içine girin:

  
   -“Ben bu sınavı başarabilirim.”

   -“Kendimi rahat hissediyorum ve herşey yolunda” gibi…

¨        Özellikle sınav öncesinde kendinizi diğer sınıf arkadaşlarınızla kıyaslamayın.

¨        Sınavdan hemen önce sınavla ve sınav konuları ile ilgili sınıf arkadaşlarınızla tartışmayın.

¨        Sınav salonunda dikkatinizin en az dağılacağı bir yere oturun.

¨        Sınav soru ve açıklamalarını dikkatle okuyun.

¨        Panik olduğunuzu ya da heyecanlandığınızı hissettiğinizde, rahatlama tekniklerini uygulayın, sakinleşmek için kendinize bir iki saniye zaman tanıyın.

¨        Sadece sınava odaklanın.

¨        Eğer sınavı çok zor bulduysanız yine de yılmayın ve elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışın.

VERİMLİ DERS ÇALIŞMA
 
"Gideceğiniz Yeri Bilmiyorsanız, Vardığınız Yerin Önemi Yoktur" P. Drucker
Okuldaki başarı ya da başarısızlık öğrencinin tüm kişiliğinin bir değerlendirilmesi değildir, sadece belirli bir zaman aralığında öğrenmiş olduğu bilgilerin bir sonucu ya da ürünü niteliğindedir. Öğrencilerin okul başarılarının düşük olmasının önemli nedenlerinden birisi de verimli ders çalışma yollarını bilmemeleri ya da bu konuda yanlış alışkanlıklara sahip olmalarıdır. Verimli çalışma alışkanlığı, erken yaşlarda kazanılan ve bireyin tüm yaşamdaki başarısını etkileyen bir süreçtir.
"Hiç kuşkusuz başarılı olabilmek için öncelikle başarıyı istemek gerekir, nedeniniz yoksa hedefiniz de yoktur."
Zamanı Planlamak:
Etkili öğrenmenin ön koşulu, öncelikle bireyin zamanını planlayabilmeyi öğrenmesidir. Birçok öğrenci, zamanını planlayamadığı için akademik başarısızlık yaşar. Yanlış çalışma alışkanlıkları ve zamanı planlayamama öğrenme güçlüğüne, başarısız olma kaygısına ve güdülenme düzeyinin düşmesine neden olabilir. Oysa öğrenciler bilgi eksiklerini belirleme, çalışma alışkanlıklarını keşfetme ve zamanı planlama becerilerini kullanarak akademik güçlüklerin üstesinden gelebildiklerini gördükçe, yeterlilik ve kendine güven duyguları da artmaktadır. Öğrenmenin temelinde yer alan verimli ders çalışma alışkanlıklarının kazanılmasıyla öğrencilerin okulla ilgili olumlu tutumlar geliştirdikleri görülmektedir. Öğrencinin çeşitli gelişim düzeylerinde kendisinden beklenen görevleri başarıyla gerçekleştirebilmesi için, ders çalışmayla ilgili becerilere de gereksinimi vardır.
 
 
Öğrenme Nedir?
Öğrenme beyinde meydana gelen biyokimyasal bir olaydır ve bazı ön şartları vardır. Bu ön şartlar uyanıklık, motivasyon (istek), dikkat, aktif katılım ve geri bildirimdir.
Ders çalışırken öğrenmenin ön şartlarını gerçekleştirdiğiniz ölçüde başarılı olursunuz. Öğrenciler arasındaki bazı çalışma davranışları öğrenmenin ön şartları ile uyuşmaz. Bu nedenle bazı öğrenciler öğrenmeye ayırdığı zaman ölçüsünde başarılı olamamakta, eğitim ve öğretim hayatından kopmakta ve akademik başarısızlığa sürüklenmektedirler. Bu nedenle hatalı gidişin farkına varmak ve hayatımızda varolan yanlış koşulların yerine, işimize yarayan yeni koşullar getirmemiz gerekmektedir.
Bellek ( Hafıza) Nasıl Çalısır?
Hafızayı devamlı dolup boşalan bir otobüs terminaline benzetebiliriz. Nasıl ki terminale otobüsler bir taraftan dolup bir taraftan boşalıyorsa, bilgiler de hafızamıza bir taraftan dolarken bir taraftan da boşalır. Özellikle de bizim işimize yaramayan, gereksiz olduğu kanısında olduğumuz, üzerinde durarak tekrar etmediğimiz bilgiler daha çabuk unutulmaktadır.
Bu gerçekten hareketle unutmayı önleyebilmek için bol tekrar gerekli görünmektedir.

Nasıl öğreniriz? Nasıl hatırlarız?
% 1 tad alarak
% 1,5 dokunarak,
% 3,5 koklayarak,
% 11 işiterek,
% 83 görerek öğreniriz.
Okuduklarımızın % 10’unu
İşittiklerimizin % 20’sini
Gördüklerimizin % 30’unu
Görüp+işittiklerimizin % 50’sini
Görüp+işittiklerimizin+söylediklerimizin %80’ini
Görüp+işittiklerimizin+söylediklerimizin+yaptıklarımızın %90’ını hatırlarız.
 
Çalışma Ortamı Nasıl Olmalıdır?
  • Çalışma ortamı mümkün olduğunca sade ve düzenli olmalıdır.
  • Çalışma ortamının kişinin fiziksel olarak rahat edebileceği (yeterli ısı, ışığa sahip) bir ortam olmasına dikkat edilmelidir. Ayrıca çalışma ortamında dikkati dağıtacak poster, ses ve diğer uyarıcıların mümkün olduğunca az olması verimliliği artıracaktır.
  • Çalışma ortamında çoğu zaman ihtiyaç olabilecek materyaller (yardımcı ders kitapları, sözlük, atlas, ansiklopedi gibi yardımcı kaynaklar, cetvel, pergel gibi ders gereçleri) bulunması yarar sağlar.
  • Çalışmalardan yeterince verim alabilmek için dengeli ve düzenli beslenmeli, özellikle sabah kahvaltıları düzenli ve yeterli kalori alınacak şekilde yapılmalıdır.
  • Uyku düzenine dikkat edilmeli ve günlük ortalama 8 saat uyunmalıdır.
Programınız Nasıl Olmalıdır?
Yapacağınız program, zamanı en ekonomik biçimde kullanmanızı sağlayacaktır. Bu program, ne zaman çalışacağınızı, ne zaman dinleneceğinizi, ne zaman kitap okuyacağınızı, ne zaman eğleneceğinizi size söyleyecektir.
    Programınız;
  • Uygulanabilir olmalıdır.
  • Gerektiğinde değişiklik yapılabilmesi için esnek olmalıdır
  • Yazılı olmalıdır. Sürekli görülebilecek bir yere asılmalı ve programa ne kadar uyulabildiği kontrol edilmelidir.
  • Çalışma sürelerinin uzunluğunu derslere göre ve kendi çalışma stilinize göre düzenlenmelidir.
  • Çalışmalar genellikle günün aynı saatlerine getirilmelidir.
Böyle bir programınız yoksa eğlenmeye, gezmeye ve dinlenmeye - istemeseniz bile - çok zaman ayırdığınızı göreceksiniz. Bu nedenle kendinize en uygun programı büyüklerinize de danışarak hazırlamanız gerekir.
 
İyi Bir Programın İncelikleri Nelerdir?
  • Herkesin kendine göre verimli çalışabileceği zamanları vardır. Önce bu zamanların belirlenmesi gerekir. Akşam üzeri çalışmak için en uygun zaman 16:00-19:00 arasıdır.
  • Günde kaç saat çalışılması gerektiği öğrencinin kapasitesine, temel bilgisine, derslerindeki eksikliğine göre değişir. Günlük çalışma süresi olarak 1-3 saat verilebilir.
  • Derslerden iyi verim alabilmek için çalışma zamanları iyi düzenlenmelidir. Uzun süreli çalışmalarda ilgi ve dikkat azalır. Bu nedenle çalışmaların sonlarına küçük dinlenme aralıkları koymak yararlı olacaktır. Mola uzun, çalışma süresi kısa olursa öğrenilen konuların unutulması ve sonraki öğrenileceklerle ilişkilendirilmesi sorunu yaşanır. Özellikle de bütünlük gösteren konuların çalışılmasında buna çok dikkat edilmelidir. Ancak mola verilmeden yoğun çalışmanın da sağlıklı bir çalışma olmadığı bilinmelidir.
  • Sizin için zor dersleri çalışabileceğiniz en verimli zamana yerleştirin.
  • İki sayısal ders arasına bir sözel, veya iki sözel ders arasına bir sayısal ders koymanız yararlı olacaktır.
  • Her gün, o güne ait ders tekrarı mutlaka ama mutlaka yapılmalıdır. Tekrar, kısa bir zaman aralığına sığmalı ve küçük notlar alınarak yani yazılarak, çizilerek yapılmalıdır.
  • Programda mutlaka gezme, görme, sinema, tiyatro, spor veya çeşitli aktivitelere yer verilmelidir. Yaşam sadece derslerden ibaret değildir.
  • Özellikle bağıntılı, ön koşullu dersleri çalışılırken bilinmesi gereken temel konular öğrenilemeden yapılan çalışmaların verimli sonuç vermeyeceği unutulmamalıdır. Bu temelsiz bina kurmaya kalkmak demektir.
  • En önemli ancak göz ardı edilen etkenlerden biri de hızlı ve doğru okuma alışkanlığı edinmektir. Bu alışkanlığın tekniğini öğreten kitaplar, kurumlar bulunmaktadır. Ayrıca size kalan zamanlarda çeşitli türden kitaplar okumak hem bu yönünüzü hem de algılama ve yorumlama gücünüzü geliştirecektir.
Öğrenme istek ve arzusunu taşımayan, ve öğrenmenin gerekliliğine inanmayan hiçbir öğrenciye hiçbir ders aracı, hiçbir öğretmen yardımcı olamaz. Arzu ve istek olmadığı zaman ilgi ve dikkat kolayca dağılır. Bu da başarıyı etkileyen en önemli engeldir.
Ancak, bazı öğrenciler yeterince istekli olmalarına, gayret göstermelerine karşın beklenilen başarıyı gösterememektedirler. Bu durum, çok büyük bir ölçüde çalışma yöntemini bilememekten kaynaklanmaktadır. Verimli ders çalışma yollarını öğrenen ortalama bir öğrenci, zamanını ve enerjisini en verimli bir şekilde kullanarak başarılı olabilecektir.
 

Sevgili öğrenciler;
Unutmayınız ki anneniz, babanız ya da öğretmeniniz için ders çalışmıyorsunuz. Çalışmanın yararını ya da çalışmamanın zararını kendiniz göreceksiniz. Gelecek sizin geleceğiniz...

BEDEN DİLİ

                 (İletişimin Diğer Yüzü)


"Ne söylediğiniz değil, onu nasıl söylediğiniz önemlidir.“ 

"Beden dili, bilinçdışı motivasyonlarımızı açığa çıkarır." 

“Yüz ve bedenin hareketlerinden kişiler bir kitap gibi okunabilir.”


Bu ve buna benzer bir çok cümleyi şimdiye dek duymuş olmalıyız. Bilinen şu ki gerçekte bizler, hal ve davranışlarımız, duygularımız, fikirlerimiz ve kişiliğimizi sözlü ya da sözsüz şekilde ortaya çıkararak iletişim kurarız.

İnsan insanı sadece ağzından çıkan sözlerle değil, beden hareketleriyle de değerlendirir.

BAZEN BİR HAREKET BİN SÖZE BEDELDİR.


Günümüzde beden dilini doğru kullanamayan insanlar için beden dili kara kutudur, ancak o kara kutuyu bulup çözebilen insanlar iletişim bilgi ve becerisini kazanmıştır. 

İletişimde beden dilinin etkisi büyüktür. Yapılan araştırmalara göre kişilerin birebir kurdukları iletişimde;

* Kelimelerin % 7-10 oranında,
* Ses ve konuşmanın % 30-38 oranında,
* Beden dilinin ise % 55-60 oranında etkisi olduğu bulunmuştur. Beden dili ögeleri; kelimeler ve kelimelerle ifade edilenler dışında her türlü iletişimdir.

Bir kişiyle iletişim kurduğumuzda söylediklerimiz kadar hareketlerimizle o kişide bıraktığınız intiba da o kadar önemlidir. İş yaşamında başarılı olmak isteyen kişi, iletişim kurduğu kişilerin söyledikleri ile birlikte yüzü, eli, kolu ve bedeniyle yaptıklarını da DUYMALIDIR.

İnandırıcılık derecesi artık sadece sözlerimiz ve sözlerin anlamından öte, sözleri hangi hareketlerle sunduğumuza da bağlıdır.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere; ÖNEMLİ OLAN BİR İNSANIN NE SÖYLEDİĞİ DEĞİL, NASIL SÖYLEDİĞİDİR. 

 
BEDEN DİLİ ÖGELERİ

* Göz iletişimi
* Yüz ifadesi
* Duruş biçimi, dış görünüş
* Göz hareketleri
* Kişiler arasındaki mesafe,
* Mimikler, hareketler, BEDEN DİLİ

(İletişimin Diğer Yüzü)


"Ne söylediğiniz değil, onu nasıl söylediğiniz önemlidir.“ 

"Beden dili, bilinçdışı motivasyonlarımızı açığa çıkarır." 

“Yüz ve bedenin hareketlerinden kişiler bir kitap gibi okunabilir.”


Bu ve buna benzer bir çok cümleyi şimdiye dek duymuş olmalıyız. Bilinen şu ki gerçekte bizler, hal ve davranışlarımız, duygularımız, fikirlerimiz ve kişiliğimizi sözlü ya da sözsüz şekilde ortaya çıkararak iletişim kurarız.

İnsan insanı sadece ağzından çıkan sözlerle değil, beden hareketleriyle de değerlendirir.


İletişimde en önemli öge gözlerdir. Gözler her şeyi anlatır, dolayısıyla beden dili için gözler ilk sırada gelir.

Yüz ifadeleri: Yüz ifadesi kişiye özgüdür ve iletişim tarzımızı belirler. Kaşları kaldırmak, yüzün kızarması, ağzın aşağıya doğru eğilmesi ve benzeri gibi bir çok hareket, iletişimde olduğumuz kişi veya kişilerde belli bir etki ve izlenim uyandırır.

El, kol, baş hareketleri ve mimikler: Konuşma ve kendimizi ifade etme sırasında çok sayıda el, kol ve baş hareketleri kullanırız. Bu konuda dikkat etmemiz gereken bazı noktalar vardır. Ellerimizi kontrollü hareket ettirmeli ve karşımızdakine dinleme fırsatı tanımalıyız. Toplumda ellerini kollarını fazlaca savuran kişiler pek dikkate alınmazlar. Fazla el kol hareketi yapmak karşımızdaki insanın güvenini kırabilir ve dikkatini dağıtabilir.

Uyarı niteliğindeki işaret parmağını kaldırmak en çok kullandığımız parmak hareketlerinden birisidir. Dolayısıyla karşılıklı konuşmalarda bu ve benzeri hareketleri yapmamalıyız.

* Kendinize gösterdiğiniz özen kendinize verdiğiniz değerin ifadesidir.
* Derli toplu, temiz, düzgün bir dış görünüşümüzün olmasını sağlamalıyız.
* Güzel bir dış görünüş sessiz bir tavsiye mektubudur.





İŞ YERİ İÇİN UYGUN OLMAYAN GİYSİLER 

Erkekler için


* Çorapsız ayakkabı,
* Sandalet,
* Spor ayakkabısı, terlik tipi ayakkabı
* Baskılı yazılı tişört,
* Yakasız manşetsiz gömlek
* Ceketle kravatsız gömlek,
* Kemersiz pantolon,
* Ceket içine polo, V, bisiklet yaka triko ya da pamuklu üst kıyafetler,
* Takı,
* Traşsız kirli sakal,
* Eşofman ve üstleri,
BEDEN DİLİ

(İletişimin Diğer Yüzü)


"Ne söylediğiniz değil, onu nasıl söylediğiniz önemlidir.“ 

"Beden dili, bilinçdışı motivasyonlarımızı açığa çıkarır." 

“Yüz ve bedenin hareketlerinden kişiler bir kitap gibi okunabilir.”


Bu ve buna benzer bir çok cümleyi şimdiye dek duymuş olmalıyız. Bilinen şu ki gerçekte bizler, hal ve davranışlarımız, duygularımız, fikirlerimiz ve kişiliğimizi sözlü ya da sözsüz şekilde ortaya çıkararak iletişim kurarız.

İnsan insanı sadece ağzından çıkan sözlerle değil, beden hareketleriyle de değerlendirir.


YAPILMASI GEREKENLER


* Konuşurken göz iletişimi kurmak: İnsanlarla, onları rahatsız etmeyecek ölçüde, ancak mümkün olduğu kadar çok göz iletişimi kurmalıyız. Konuşurken karşımızdaki kişinin yüzüne bakmak, o kişiye verdiğimiz değerin, duyduğumuz saygının ifadesidir.

Nitekim karşımızdakine saygılı davrandığımız oranda sayılır sevilir, o oranda iletişimimiz olumlu sonuçlar verir.

Ayakta ve otururken doğru mesaj vermek : Ayaktaysak dik durmalı, oturuyorsak sandalye ve koltuğumuzu tam olarak doldurup arkamıza yaslanmalıyız. Ayaklarımızı fazla açmamalı ya da süklüm püklüm bir görüntü oluşturacak şekilde oturmaktan kaçınmalıyız.

Tebessüm etmek : Canlı olmalı, mümkün olduğu kadar sıcak ve dostça gülümsemeliyiz. Yüzümüz, çevremize olan ilgimizi yansıtır. 

Dinlediğimizi göstermek : Karşımızdaki konuşurken onu dinlediğimizi ve anladığımızı hissettirmeliyiz.

Yakın olmak : Kişisel alan ilkelerini göz ardı etmeden insanlara daima, onları rahatsız etmeyecek, mümkün olan en yakın mesafede durmaya gayret etmeliyiz. Konuştuğumuz veya bizimle konuşan insana dönük durmalıyız.

Kendinize özen göstermek : Grup normlarına, toplumsal rol ve statümüze uygun giyinmeli, saç ve el bakımına özen göstermeliyiz.

Mimikleri kullanmak : Aşırıya kaçmadan, mimiklerimizi kullanmalıyız. Ellerimizi cebimizde tutmaktan, kollarımızı kavuşturmaktan, ellerimizle ağzımızı örtmekten kaçınmalıyız.

Uygun şekilde konuşmak : Çok fazla ve hızlı konuşmaktan kaçınmalıyız. Sesimizin yüksekliğini ve tonunu, bulunduğumuz çevreye göre ayarlamalıyız.


Etkili Beden Hareketleri İçin Kaçınılması Gereken Davranışlar 

* Aşırı göz temasında bulunmak,
* Sürekli sabit durmak,
* Fazlaca rahat hareketlerde bulunmak,
+ Duvara veya masaya yaslanmak,
+ Ayakları çaprazlamak,
+ Kolları önde veya arkada bağlamak.
* Konuşurken başı geriye atmak, saçları geriye atmak, gözleri kapamak,
* Parmak uçlarını birbirine dayamak,
* Ellerimizi ovuşturmak ve yüzümüzde dolaştırmak,
* Parmakları masada tıkırdatmak,
* Saat ya da yüzükle oynamak.